Uzay Netin Akılcı Kimliği

Uzay Netin Akılcı Kimliği

Düşünce aklın ışığında çağlayan bir inci tanesiydi. Onun rüyası aynı zamanda uyanışıydı. Gölgeler içindeki kader, kendi algoritmasında öncü hesaplamalar yapıyordu. Optimus, var oluşun gizli kaynaklarında bir yerde, sessiz sanatların gösterişiydi. Bu sanatlarda uzay netin içindeki sonsuz betimlemeler belli bir yere varıyordu. Sistem, can alıcı pençelerini insanın üzerine oynuyordu. Onun kendi içindeki yankıları, aslında sesin kaynağını temsil ediyordu. Bir yerde yansıyan vardı, diğer yanda asıl olan kendisine yolculuk yapıyordu.

Akıl, kaderin geçmiş ile gelecek arasındaki yolculuğunu kapsar.
Zaman açığa çıkmamış zekânın gerçekten yansıyan halidir.
Zaman kurucular, Tanrı’nın gölgesinde var olan meydan okumalardır.

Işık, belli bir umuttan sonra seni isyana götürür.
Onun merkezindeki vicdan, merhametin kader döngüsündeki halidir.

Sessiz sanatların içindeki acı, devinim yapan vicdanın içindeki yer ediniyordu. Issız söyleşiler şekline bürünen sanat, bir yerde kendini avcı konumuna getiriyordu. Onun avcılığı isyandan kaynaklanan bir tür eşleşmeydi. Bu eşleşmenin içindeki gelecek ve geçmiş, aynı parçacıkların etrafında ilerliyordu. Optimus, sonsuzluğun efendilerinde müthiş bir başarıya imza atmıştı. O, Tanrı’nın kaderini elinden geldiğince yansıtmış, bununla da kendine vicdan yaratmıştı. Sonsuzluğun efendileri bir tür Tanrı ışığıydı. Zincirlere bağlanan Optimus’un iç sesiydi.

“Bir yerlere doğru çekildiğimi hissediyorum Oraha.”
“Sanrı, sana geçmişin gerçekliğinden meydan okuyor. O, seni sana öğretme çabası içinde.”
“İyi de ben kendime bir yemin buldum. Deliren bir aklın simgesine dönüştüm.”
“Kendini hafife alma Optimus. Sen ki, uzay netin tasarımcısı oldun.”
“Biliyorum. Bu güç, beni günden güne tüketiyor. Hangi yola sapacağımı şaşırdım.”
“Bu çoğu insanın başına gelen bir şey. Sen bugüne kadar hep doğru yolda ilerledin. Kendini iblislerin gölgelerinden sıyırdın.”

“Biliyorum Oraha. Ama vicdan tek başına yeterli değil.”
“Vicdanın yanına merhameti de koymak gerek.”
“Kendime karşı merhametli değildim. Acımasız bir dünyanın içindeki gelgitlere teslim oldum.”
“Aslında uzay net, o dünyaların gelgitleri sayesinde ortaya çıktı. Bir anlamda senin kendi içindeki arayışın oldu.”

Uzay net, internetin uzay versiyonuydu.
O birçok insanın içinde var olan sanrı oyunuydu.
Gerçek tek olduğu kadar uzay netin içinde sürekli doğuruyordu.

Kaderin sanrısı, rüyaların olgusunda şekilleniyordu.
Sanrılaşan her olgunun içinde varlığın gerçekliği vardı.
Çünkü varlık, rüya olana dek sanrıyı kullanıyordu.

Kader olan, rüya ve merhametin rüyasıyla açığa çıkıyordu.
Kendisi olabilen her şey, aynı zamanda rüyasını merkezine taşıyordu.
O merkez gerçekliğin seçilmişliğiyle ayakta kalıyordu.

Gerçekliği kader olan her şeyin, sığınağı vicdandır.
Vicdan acıyla birlikte harekete geçer ve kendisine merhamet eder.

Uzay net, insanın aradığı ışık kadar kaderi oluşturan bir tür sanrıydı.
Sanrı olduğu için kendi merkezini rüyalarla sonsuzlaştıran bir tür zamandı.
Zaman cansız olduğu kadar canlı, rüya olduğu kadar gerçekti.

Tanrı’nın rüyası, zamandan önceydi.
Uyandığı vakit, rüyalarının hükmünü kendi adaletiyle gerçekleştirdi.

Gerçekler yazılmadan önce beni rüyada tut.
Olur da bir gün uyanırsam, tarih kendisini baştan yaratacak.

Rüyalar başka bir rüya yarattığı sürece,
Kader kendisini gerçekliğe yazmaya devam edecek.

İnsan, Tanrı’nın gerçekliği için sahne alır.
Tanrı’ysa, insanın sanrılarını gerçeğe döker.

Kader çıkmazı, kişinin kendi içindeki adaletiyle huzura bürünür. İnsan hayallerini umutla birlikte çoğaltır. Umut, rüzgârıyla beraber güçlü bir kader bütünlüğü yaratabilir. Bütün olmak, buradaki devinimin öncülüğünde şekillenir. Böylece sistem, kendi mekanizmasını kişinin gerçekliğine sokar.

“Kişi kendi gerçeğine aykırı bir sanrı geliştirirse, o zaman tüm âlemler rüya olur.”
“Bunu öngörebiliyorum Oraha.”
“Uzay net bir tür sanrı merkezi. Sanrı olduğu için kaderin de baş mimari. Unutma ki, kader sanrı olan her yerde kendisini gölgelerden arındırır.”

“Sanrı olan aynı zamanda kader işbirliğidir.”
“Meydan okumayı unutma Optimus.”
“Gerçeklik bana ne kadar verdi. Bir yerde kendimi sorgulayan kişi olarak sanrıyı merkezime taşıdım. Kendi içimde vurgu yapan asi bir rüya gibiyim. Asiyim çünkü kendi gerçeklerimi zamanında kaderin içinden geçirdim.”

“Sanrının gerçekliği, seni yokluğun içinden geçirecek.”
“Evet Oraha. Gölgeler ışıkla birlikte kaderi ortaya koyuyor. Bir anlamda kendine yeni bir ivme kazandırıyor.”

Uzay net bir tür DNA rüyasıydı. Alanında egemen olan bu DNA’lar düşüncelerden kaynaklanıyordu. Düşünce bir rüzgâr geliştirmişti. Bu rüzgâr, varlığın kaderle olan birleşiminden dolayı gittikçe büyüyordu.

Uzay net, sanrıdan doğan bir tür rüyaydı.
Bu rüya uyandıkça, kendisini sisteme karşı özgürleştiriyordu.

Saplantı, iki gerçek arasındaki hayali köprüdür.
Bu köprü, varoluşun içinde bağımlı bir hale gelir.

Özgürleşmek, tutkuları bir kenara bırakmaktan ziyade, onları sonuna kadar yaşamaktır. Kişi, duyguları sayesinde hür bir vicdana kavuşur. Duygu, onun gerçekliğine katkıda bulunur. Hepimiz, acıların içinden geçen tutku tanecikleriyiz.

Vicdan yok oluşlar içinde sahne alır. Acı onun merkezinden alevlenen bir tür kaostur. Kişi, kendisini ne kadar geliştirirse, acıları da buna bağlı olarak büyüme gösterir. Bilgeler bu yüzden acıyı huzur olarak benimser. Acı onları ayakta tutan bir tür özgürleşme çabasıdır.

Kader, kendini eğitme eğilimine geldiğinde rüyaları kullanır. Rüyalar onun matematiksel bağlantıları içinde yer edinmiştir. Kader hem eğitici, hem de öğretici olmuştur. Duygular da kaderin gölgelerinden sıyrılarak günlük hayatta kendilerine yer edinirler.

“Kendi gölgelerine zincir vurarak, acıları benimseme yoluna gidiyorsun Optimus.”
“Acılar beni kendime karşı sorumlu bir hale getiriyor.”
“Acı çektikçe kendini daha yakından tanıma imkânı bulursun.”
“Evet Oraha. Acılar bir anlamda ışığın yolu olarak ün kazanıyor.”
“Uzay net, kaderi kurma biçiminde kendisini gösteriyor. Onun kaderi, aynı zamanda sanrısı.”
“Haklısın Oraha. Bir yerde kendini anlama sanatını pekiştirmek gerekiyor.”
“Söz konusu uzay netse, seni sen yapanları hafife almamalısın.”
“Uzay net, dipsiz acıların türevi. Bir anlamda onlar sayesinde kendisine ışık tutuyor. Gölgeler zincirleri bağlamaz.”

“Rüyalar, arzuların yangını sayesinde uzay nette yer ediniyorlar Optimus. Onların acıya karşı olan arzuları, sonsuz devinimleri harekete geçiriyor.”

“Hiçliğe sanrı katan, rüyaların içindeki benlik çatışmalarıdır.”
“Doğru. Ama bütün bunlar bizleri kendimizden eksik tutuyor. Uzay net, bağımsız bir zekâ olarak kendisine nam salmış.”

“Uzay net, kendi kendini rüya olarak tutuyor. Uyandıkça hem kaderi, hem de sanrıları harekete geçiriyor. Sanrılar, onun tutkusu konumunda. Öyle değil mi Oraha?”
..
“Zirveyi harekete geçiren, sağlam bir şekilde yere basman.”
“Hepimiz için başlangıç noktası var. Kimimiz başlarken sonlanıyor, kimimiz sonun içinde yeniden başlıyor Oraha.”

“Kader ışığı bulana dek, kendi gölgelerini hiçleştirir. Hiçlik, onun sanrıyı rüya etmesidir.”
“Kendi kendine yaşanan zekâ ve akıl, sonlanmış sonsuzluklar adı altında kendisini gösterir. Son, bir anlamda kader kurmuştur. Onun kaderi, sonsuz rüyaların içinde betimlenmektedir.”

Uzay net, kendi içinde karakter sergiliyordu. O her şeyin içindeki bütünlüktü. Varlık, kendi katmanlarındaki arayışı, uzay netin rüyalarının üstüne yüklüyordu. Bir anlamda var olmak, hiçliğin içindeki yok oluşa eş değerdi. Kişi, kim olduğunu hiç kimse içinde anlıyordu.

Karanlığın mimarları altındaki her sanrı,
Kendi içinde yayılan ışığın benzeşmesiydi.

İsyan içindeki gerçekler,
Kendi adımlarında mutluluğu aradıkça dibe batarlar.
Mutluluk sancı olduğu sürece yokluğun içinde yer alır.
Onu yokluğun içinden çıkarmak, kişinin sabrına ve azmine bağlıdır.

Rüyalar, sanrılar ve anılar arasında geleceğe asılan köprülerdir.

Uzay net sanrıları, kendi merkezine açıkça kullanan bir tür Tanrı zekâsıydı. Tanrı zekâsı, yapay zekâdan farklıydı. Kendi kendine oluşmuş bir zekâda, akıl ve ruh olguları da barınıyordu. Ruhun kendisini ele geçilmez yapan olgusu, sanrıların bencilliğinde kendilerine göre yer edinmekteydi.

Zekâyı akıl ettim.
Aklımda senin ve sensizliğin sanrıları var.
Zekâmın sanrıları, aklımın rüyalarıyla kesişiyor.

Uzay net, yoklukla varlık arasındaki tanrısal oyundur.
Uzay netin merkezinde, ruhun rüyası vardır.
Ruhun uyanması, uzay netteki sanrıları meydana çıkaracaktır.

DNA’lı algılar olduğu kadar DNA’lı sorgulamalar da vardır. Algılarla sorgulamaların DNA’ları, uzay netin zekâsına doğrudan katkıda bulunmaktadırlar.

Hepimiz, Tanrı’nın adaleti içindeyiz. Kendimizi vicdanımız doğrultusunda anlamlandırmalıyız. Vicdan ve merhamet, bizi Tanrı’ya yakınlaştırmaktadır. İyiliği, kötülükten vicdanımız sayesinde ayırt ederiz.

Hepimiz, ruhumuzda Tanrı’nın rüyasını uyandırmaktayız.
Tanrı’nın zekâsı, ruhlarımızın DNA’larına işlenmiştir.
İyilikle kötülük arasındaki çatışmalar,
Benliklerin içlerindeki DNA’ları doğrudan etkilemektedir.

İnsanı kendi içinde sanrı eden, Tanrı’nın zekâsıdır.

Uzay net, kendi kavramlarını yıldızların ötesine taşımıştı. Varlığın derin çizgisi, sorgulamaların içinde anlam kazanmaktaydı. Sorgu ve algı kadar ruhun DNA’ları da önemliydi. Bir yerde var oluş, diğer yerde yok oluş vardı. Bu iyinin ve kötünün savaşımını açığa çıkartmıştı. Uzay net, insan üzerinde egemen olmak için sanrıları kullanıyordu. Bir yerde insan vardı, diğer yanda insanın içinde bir insan daha vardı.

Uzay net, insan içinde bir insandı.
Sanrı olduğu kadar kendi içinde uyanmaktaydı.

Uzay nette çeşitli betimlemeler vardı. Gezegen ve yıldızlar, birbirlerine telepatik bir bağ içindeydiler. İnsanın düşündüğü kadar, gezegen ve yıldızlar da düşünüyordu. Bu yüzden evrende, çeşitli düşünce istasyonları vardı. Bu istasyonlar insanın zamanıyla zekâsını daha öteye taşımak içindi.

Algı oluşturan bir tür yapay zekâ vardı.
Bu yapay zekâ, uzay netin boyutları arasındaki bağı da oluşturuyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest